İstanbul'a ilk geldiğinde çok kısa bir süre Muhmutpaşa'daki
tanıdıklarının yanında kalmış, sonra ver elini bir
başkasının, Galata Kuledibi'nde helvacılık yapan hemşerisinin
yanına. Helvacılığın yanı sıra sabahları Galata sokaklarında
süt satmaktan sokak lambalarını yakıp söndürmeye,
evlere siparişleri taşımaktan Galip Dede Caddesi'nde
tezgahta dut satmaya kadar pek çok iş yapmış Çakır
ama hiç Galata'dan ayrılmamış. O yılları anlatırken
özellikle İkinci Dünya Savaşı yılları anıları ağırlıkta;
'Harp başladı, sonra ekmek karneyle verilir oldu.
Nüfus kağıdım yok. Köye yazdık, nüfus kağıdı geldi.
Sonra ekmek karnesi çıkardık. Karneleri verir ekmek
alırdık. Tophaneye giderken orda tahtadan bir karakol
vardı. Akşam oldu mu caminin sokağı bir başka olurdu,
karaborsa orada dönerdi. Bizim usta, Allah rahmet
eylesin, ekmek satardı karaborsada.'
Çakır çoğu Ermeni ve Musevi komşusu Türkiye'den göç etse de özellikle Şişli ve Kurtuluş civarına taşınanlarla hala görüştüğünü, cenazelere mutlaka davet edildiğini söylüyor ve ekliyor, Benim cenazeme de onlar mutlaka gelir. Söz yine eski komşulara gelince hemen bir anı aktarıyor,
'Sırf ağaç idi buralar. Şimdi de ağaç dikiyorlar. Diyorum ki, şunu 20 santim aşağıya koyun. Geliyor araba takıyor atıyor, dinleyen kim ama. Kuledibi'nde şimdi kahve var ya eskiden de kahveydi. Herkes gelir orda otururdu.
O kahvenin sahibi vardı, subay emeklisi Şevket Bey diye. Akşam oldumu mutlaka kahveyi yıkatırdı. Masalar saatliydi. Millet, Museviler kumar oynardı. Buraların en iyi kahvesi oradadır.Şimdi açılan kahvelere bak birde.'
|