Üç Din Bir Ayin

rum_lisesi-1

Balatlılar, tekkeler, kiliseler, camiler, şapeller, türbeler,sinagoglar, mevlevihaneler ve ayazmalar arasında kozmopolit bir sükunet içinde yaşayıp giderler. Senenin belirli günlerinde bu sükünete geçici bir süre için ara verilir.

Bir sabah ansızın daha gün doğarken, dünyanın her yanından gelen binlerce Yahudi´nin, dar sokaklar içinde, ağaçların arasında kaybolmuş bir sinagoga doğru yürüdüğü görülür.Bir başka gün, saatin gece yarısına yaklaştığı bir an, ellerinde yanan mumlarıyla yüzlerce Rum´un bir kiliseye yöneldiğine şahit olunur. Arnavut kaldırımı yolların yağmurlarla yıkandığı bir mevsimde, dermansız hastalıklara yakalanmışlar bir ayazmanın kutsal suyunda şifa bulmak için Balat´ın sokaklarını aşındırır.

Balat´taki ``Cıfıt Çarşısı''nda Türkçe seslerin arasına Ermenice, Rumca, Lazca, Yahudi İspanyolcası karışır. Bütün dillerin ve dinlerin bir arada yaşadığı, ayakta kalmak için direndiği Kudüs benzeri bir beldedir burası.Taa 2700 yıl önce Bizans´ta sivil mimarinin ortaya çıktığı ilk şehir parçasıdır burası. 500 küsür yıl önce İspanyol engizisyonundan kaçıp Osmanlı topraklarına sığınan Yahudilerin de ilk yerleştiği yer Balat´tır.

Asırlardır dünyanın bütün seslerinin konaklayıp göçtüğü bu küçük semtte ``yabancı'' diye bir kavram yoktur. Çünkü herkes herkese ne denli yabancıysa, o kadar akrabadır. Aynı sokaklarda büyüyüp aşık olmuşlar, kız alıp vermişler, birbirlerinin mevlütlerine ve ayinlerine gitmişler, bayramlarda ve cenaze törenlerinde omuzları yan yana gelmişlerdir.Balat Surp Hreşdagabet Ermeni Kilisesi, her yıl olduğu gibi bu yılda eylülün ikinci hafta sonu çok ilginç bir ayine sahne oldu. Günler öncesinden bu kutsal güne hazırlanan ibadet yerinin tüm mermerleri kar beyazı haline gelene kadar ovulmuş, bahçenin izdihamda ezilecek olan çiçekleri teker teker bakımdan geçmiş, sütunların tozu alınmış, altın yaldızlı aziz tasfirleri pırıl pırıl parlatmıştı. Balatlılar yüzyıllardır olduğu gibi bu cumartesi sabahı da, pembe eylül güneşi henüz yüzünü göstermeden kilisenin demir kapılarından çıkan yüksek volümlü gıcırtılarla uyandı.Zengin - yoksul, Hıristiyan - Musevi - Müslüman

Surp Hreşdagabet Ermeni Kilisesi, o sabah kapılarını hangi dinden, milletten ve ırktan olursa olsun tüm çaresizlere sonuna kadar açtı. Türkiye içinden ve dışından binlerce insan dermansız hastalıklarına şifa bulmak için, büyük bir umut ve inançla bu kapıdan içeri girmeye başladı. Akşama doğru ziyaretçilerin sayısı gittikçe arttı ve Balat sokakları türlü çeşit model arabayla dolup taşmaya başladı. Bir kamyonun kasasına on kişi doluşup gelen de vardı, Anadol arabayla ulaşan da. Cheerocce jiplisi de vardı, son model Mercedes otomobillisi de. Ama, araçlarından inip kiliseye girdiklerinde ne sınıf kaldı, ne zümre, ne Hıristiyan kaldı ne Müslüman; herkes bu kutsal mekanın içinde eşitlendi. Ne olurlarsa olsunlar herkes aynı amaçla kilisenin eşiğinden içeri girmişti. Tüm ziyaretçiler, Surp Hreşdagabet´in çatısı altında kendilerinin ya da bir yakınlarının sakatlıklarının düzelmesi, amansız hastalıklarının iyileşmesi umuduyla gelmişti.Balat´taki kilisenin merhametli çatısı altındaki insanlar o gece büyük bir mucizenin gerçekleşmesi için toplandı. Muş, Kanada, Hatay, Almanya, İzmir, Fransa, Kastamonu, Hollanda, Sivas ve hatta Avustralya´dan bile gelenler vardı. Uzun yollar, şehirler, ülkeler ve kıtalar aşarak Hazreti İsa, Surp (aziz) Hreşdagabet ve Çarkhapan´ın sihirli değneğinin ruhlarındaki parçalanmışlığı, bedenlerindeki engelleri ya da amansız hastalıklarını iyileştireceği inancıyla buraya geldiler.

Çarkhapan´ın sırrı

Gözleriyle görenler vardı, dilsizler bu kilisede dillenmiş, körler ışığa kavuşmuş, felçliler yürümüştü. Dilsiz girenler bülbül gibi şakıyarak, koltuk değnekleri ve tekerlekli sandalyeyle gelenler koşup zıplayarak çıkmışlardı. Ya görmüşler ya da duymuşlardı. İnanç oydu ki, bu mukaddes mekanda, üç görkemli mucize kaynağının ruhu geziniyordu. Birincisi, hastaları iyileştiren, körlerin gözündeki perdeyi kaldıran Hazreti İsa´nın mucizesi; ikincisi topladığı madağları (hediyeleri) yoksullara dağıtan Surp Hreşdagabet´in merhameti ve Çarkhapan´ın sihirli gücü.

Kilisedeki, Çarkhapan Surp Asdvasdzadzin (Tanrı´nın kötülükleri engelleyen anası), yani Hazreti Meryem´in tasvirinin başından tarih boyunca büyük felaketler geçmişti. Kim tarafından yapıldığı bilinmeyen Çarkhapan, bundan yüzyıllar önce İznik kilisesinde bulunuyormuş. Rivayete göre 1509´da İznik´i yerle bir eden depremde tüm binalar gibi Çarkhapan´ın bulunduğu kilise de yıkılmış ama Hazreti Meryem´in tasvir sunağının üstünde dimdik ayakta kalmıştı. Buradan alınarak Karagümrük kilisesi´ne getirilen Çarkhapan´ın peşini felaketler takip etmiş, ikinci durağı olan kilise de bir yangın sonucu kül olmuş. Ama kiliseyi ve bütün bir Karagümrüğü yutan alevler Çarkhapan´ın bulunduğu sunağı yalayarak geçmiş, onun ahşap çerçevelerinin boyası bile ilk günkü gibi pırıl pırıl kalmayı başarmış. Çarkhapan´ın üçüncü durağı olan şimdi içinde bulunduğu kilise de 16 Temmuz 1729´da çıkan büyük Balat yangınında alevlerin içinde kaybolup gitmiş. Fakat, Hazreti Meryem´in yüzü şimdi karşımızda asırlar önce yapıldığı gibi duruyor. Bu hüzünlü yüz, önünde diz çöken ziyaretçilerine, ``Yeryüzünde dermansız hastalık yoktur, kavgalar savaşlar bitecek ve çektiğiniz acılar birgün mutlaka dinecek'' der gibi bakıyor.

İlahide Udi Hrant ile Şevki Bey...

Surp Hreşdagabet´te üç şapel bir kilise yer alıyor. Ana kilisede cemaatin oturduğu sandalyeler bugün için yerinden sökülerek kaldırılıyor. Sandalyelerden boşalan yerlere tertemiz halılar seriliyor. Halıların üstüne battaniyeler örtülüyor ve gelen engelli ve hastalar burada yatıyor. Bazıları, dertlerine derman bulmak için burada üç gün üç gece kalıyor. Cumartesi akşamı güneş gökyüzünü kızıla boyayarak alçaldığında tütsüler ve buhurlar içindeki kilisede ayin başlıyor. Kilise korosu, çok yakından tanıdığımız bir sesi taşıyor kulaklarımıza. Hamamızade İsmail Dede Efendi, Udi Hrant, Şevki Bey, Yorgo Bacanos´un ruhları geziniyor ilahilerin nağmelerinde. Tertemiz giyimli Ermeniler, Türkler, Yahudiler, Süryaniler ve Rumlar´ın sisler içinde kaybolmuş yüzlerinde aynı inanç ve ifade var. Herkes avuçlarını gökyüzüne açarak kendi dillerinde Tanrı´ya yakarıyor.

Mucize anı

Saatler gece yarısına doğru ilerlerken mucize anı geliyor. İnanca göre mucize şöyle gerçekleşiyor: Topluluk içinde yer alanlardan biri gece yarısına doğru bayılıp isimler sayıklamaya başlıyor. Adı geçen şahıslar, bayılan kişinin yanına gelerek elini tutup dua etmeye başlıyor. Eğer, duacı ``Tanrı´nın bir insanın ağzıyla çağırdığı insan'' ise duası kabul ediliyor ve şifa buluyor. Ama eğer ``çağırılan'' o değilse bir dahaki sene yine aynı gün buraya tekrar geliyor.Saatler 23.45´i gösterirken cemaatin içinde 70 yaşında bir kadın baygınlık geçiriyor ve düştüğü yerden yüksek sesle, ``Mustafa, Lüsyen, Elmas, Hrant, Mehmet, Garabetyan'' diye bağırıyor. Mustafa ile Lüsyen geliyor. Biri kısmi felçli, diğeri spastik. Yaşlı kadının bir elini Mustafa, diğer elini Lüsyen tutup kendi dillerinde dualar okumaya başlıyor. Onlar dualarını bitirince isimleri sayılıp sırada bekleyen diğerleri geliyor. Yaşlı kadın epilepsi krizine benzer bir nöbet geçiriyor. Baygın kadının bir yakını, böyle bir hastalığı olmadığını, kadının, görme
özürlü olan bir akrabasını buraya getirdiğini söylüyor ve ``Demek ki, bu gece sıra ona gelmiş. Tanrı, bu gece bizim marakurun (teyze) kulağına şifa bulacak hastaların isimlerini fısıldıyor'' diyor. Kalabalık kadının etrafında geniş bir halka oluşturuyor. Yaşlı kadınlar, ellerindeki yelpazelerle sayıklayanı serinletirken, yüksek sesle kadının söylediği isimleri tekrarlıyor. İsim sayıklama ritüeli 40 dakika kadar sürüyor. Toplananlar kendi köşelerine çekilip huşu içinde dua etmeye devam ediyor.

Horoz ibiği

Yüzyıllardır gelenek halini alan bir ritüel muntazam bir şekilde işleyor. Kilisenin etrafı panayır yeri gibi. Mabedin yüksek duvarlarının çevresinde dolaşan sokakları, koyun ve horoz satıcıları mesken tutmuş. Ne adamak istiyorlarsa onun pazarlığını yapıp satın alanlar kilisenin cümle kapısına doğru ilerliyor. Kapının karşısında bekleyen yaşlı bir rahip adakları kabul edip, gelenleri tek tek kutsadıktan sonra onlara tuz ve ekmek ikram ediyor.

Papazın arkasında bulunan bodrum, sunak yeri olarak kullanılıyor. Sunağın başında ellerinde kasap bıçaklarıyla bekleyen birkaç hizmetli, getirilen horozun ibiğini biraz kesiyor. Küçük bir pamuk parçası kesilen yerden çıkan kana bulanarak, adak sahibinin bileklerine sürülüyor. Kana bulanmış pamuk, bir kağıt parçasına sarılarak adak sahibine veriliyor. Dilek sahibi, pamuklu kağıdı bir ay boyunca yanında taşıdıktan sonra suya atıyor. Böylece dileklerin gerçekleşeceğine inanılıyor.

Namaz kılmak isteyenlere seccadeAdını sorduğumuzda, ``Tanrı´nın isimsiz bir hizmetkarı'' olduğunu söyleyen papaza, bu alışkanlığın biraz pagan biraz şaman olup olmadığını soruyoruz. Haklı olduğumuzu söyleyerek, ``Hıristiyanlık´ta kurban ibadeti yoktur. Çünkü İsa bütün insanlık için kurban olmuştur. Ondan sonra insanlık için başka bir canlının kanının akması doğru bulunmamıştır'' diyor.Genç bir rahip yardımcısı elinde tuttuğu bir düzine kadar seccadeyle, Müslümanlar´ın yoğun olduğu alanlarda dolaşarak namaz kılmak isteyen olup olmadığını soruyor. Namaz kılmak isteyenlere bir tespih ve seccade vererek ağırbaşlı bir sükunet içinde yanından uzaklaşıyor. Kilisenin bodrumunda bir ayazma bulunuyor. Kutsal şifalı su anlamına gelen ayazma geleneği aslında Ermeniler´de yok. Temelleri su kültünün yaygın olduğu eski Anadolu çok tanrılı dinlerine kadar uzanan ayazma kültürü Ortodoks Rumlar´a ait. Surp Hreşdagabet Kilisesi eski bir orttodoks ibadethanesiymiş. Bu kilise, Padişah Deli İbrahim´in fermanıyla Rumlar´dan alınarak Ermeniler´e verilmiş. Gecenin ritüellerinden biri de bu ayazma da yapılıyor. Hıristiyanlar dualar okuyarak dilek tutup ayazmanın suyunu içerken, Müslümanlar, suyu içmeden önce abdest almayı tercih ediyor.

Burası bizim ortak evimiz69 yaşındaki Saliha Yüksel tam 20 yıldır bu kiliseye gelip gidiyor. 30 senedir ayaklarındaki bir sorundan ötürü sürekli ameliyatlar geçirmiş. ``Eğer ameliyatta değilsem, mutlaka her yıl, bugün buraya gelirim'' diyor. Bu kilisedeki kardeşlik ortamının bütün dünyaya örnek olması gerektiğini, savaşların ve çatışmaların anlamsız olduğunu söylüyor Saliha Hanım. Saliha Yüksel´in yanında dua etmekte olan Aram Kuran da aynı fikirde. ``Aynı ana ve babadan doğmuşuz. Hepimiz aynı güneşin altında çamaşırlarımızı kurutuyoruz. Bu ülke hepimizi bağrına basan ortak yuvamız'' diyor Aram Bey ve devam ediyor: ``Biz de senenin belirli günlerinde Eyüp Sultan´a gider Ermenice dua ederiz. Bu beş yüz yıllık geleneğimiz. İşte görüyorsunuz, hepimiz farklı dillerde aynı Tanrı´ya yakarıyoruz.'' * Bu yazı gazeteci Ersin KALKAN'ın Hürriyet Gazatesinde Yayınlanmış olan makalesinden alınmıştır.